Bilenler o özel günlerde pişen tavuğun tadını hatırlar. Pişmesi saatler süren, butlarını çocukların, kanatlarını annenin, göğsünü babanın yediği iri ve besleyici tavuk. Ekmeği suyuna batırdığımız tavuğun yanında yapılan salatayı, yerken taze sebzelerin çıtır çıtır sesini de hatırlıyor. Hele maaş alırken yemekle birlikte kola içilirse çocuklar ne mutlu… Bilenler hatırlar…
Bilenler kapıda baktığımız sokak hayvanlarını da hatırlar. Ne yersek onu yeriz, pirinç pilavdır, makarna makarnadır. Şimdi o kedilere bir şey oldu, verdiğimizi yiyemiyorlar, sadece koklayıp gidiyorlar. Dolu olduklarını mı düşünüyorsun yoksa bir şeyler bildiklerini mi düşünüyorsun? Bilenler eski günleri hatırlar…
Sürekli bir yaşam akışı vardı. Kışın yanan sobanın üzerine atılan portakal kabuğu ile doğal bir oda parfümünün kokusu her yeri kaplardı. Köyden yaşlılar kendi peynir, yoğurt ve kuşburnu kutularıyla gelir, yaza kadar ailenin büyük oğlunun evinde kalır, yazın kardan kurtulan köylerine dönerlerdi.
Tabii ki her şey pembe değildi. Bazen memleketten kötü haberler gelirdi. Dayı ve teyzelerimizin hastaneye kaldırıldığı haberiyle evlerimiz hüzünle doldu. Kolonya ve bisküvi alıp hastaneye giderlerdi. Bir süre hastanede kaldıktan sonra ya taburcu olacaktı ya da doktor kendini her şeye hazırla dediğinde yürekler hüzünle dolacaktı. Buna ince bir hastalık dediler ve başlarına gelene kadar kimse ne olduğunu bilmiyordu. Aile doktorun dediği gibi kendini hazırlayacak ve günü geldiğinde ortalığı karıştırmadan yasını tutacaktı.
Şimdi nedense eskilerin hayatı yaşanmıyor. Yediğimiz tavuk tavuğa benzemese de tadı yok. Yarım saatte pişen, civciv büyüklüğünde, marine edilmeden tadı olmayan, yumurtadan çıktıktan birkaç hafta sonra sofralarımıza gelen garip yaratıklar. Domates, biber ve hıyarın bırakın tadı, kokusu bile yok. Bir gariplik var, bir gariplik, bir şeyler değişti de biz anlamadık, neyi kaçırdık? hala bilmiyoruz.
Eskiden yaşlılarımız hastalanınca evimize gelirlerdi, şimdi ya direk hastaneye gidiyorlar ya da direk mezara gidiyorlar. Artık o kadar da yaşlı değiller, elliyi dolduran hayatla mücadele etmeye başlıyorlar. Kolesterol, stand, bypass nedir bilmiyorduk. Eskiden ince hastalık derlerdi, şimdi kalp krizi diyorlar, şeker diyorlar ve gün geçtikçe daha fazlası ekleniyor. Eskiler bu garip hastalıklar hakkında ne biliyorlardı? Damarda yağlanma diyorlar. Peki bu yağlama nereden geliyor? Şeker diyorlar ama bu şeker nereden geliyor?
Ne yiyoruz, bize ne oluyor? Eskiden organik mi, tarımsal mı, doğal mı olduğunu bilmiyorduk. Eskiler bilmiyorlardı, zaten her şey organikti. domates organik mi Domatesin kendisi zaten organikti. Şimdilerde domatese organik diyoruz. Bir sebzeyi almadan önce kokusunu alırız.
Eskiler farklı dedim. Eskiler farklıydı ve farklı halleriyle hafızalarımıza karıştı. Peki bize ne kaldı? 20 günde büyüyen civcivler, kokusuz domatesler, salatalık benzeri kavunlar, muzlar. Tekrar soruyorum bize ne kaldı, bize ne kadar kaldı?
Peki nedir bu organik? Sadece doğada doğal olarak üremesi ve toprağını kimyasallarla kirletmemesi yeterli midir? Tabii ki değil. Tarlanızı ne kadar korursanız koruyun, yan tarlanın gübresi su ile ekininize bulaşır, ilaç sizi rüzgar ve böcekler aracılığıyla bulur. “Organik” kelimesinin içini doldurmak için ne yapmalıyız?
Bir çözümümüz var. Sera ile ürünlerimizi izole edip kendi arılarımızla gübreleyerek her şeyden koruyabiliyor ve sizlere sağlıklı besinler sunabiliyoruz. Bunu eski günlere geri dönmek istediğimiz için yapıyoruz. Bir zamanlar bize kalanların çoğunu kaybettik. Toprağımızı zehirledik, havamızı kirlettik. Doğanın bize değil, bizim doğaya ihtiyacımız olduğunu ve bunun bedelini ağır ödediğimizi unuttuk. Gelin bu gidişata hep birlikte dur diyelim ve sağlığımız için sağlıksız olan her şeye sırtımızı dönelim. Ancak o zaman çocuklarımızın, bizim dedelerimizde olduğu gibi, bizi “kadimler” diyerek anmalarına engel olabiliriz.
Quisque fermentum suscipit augue nec pretium. Gravida nisi purus’ta, sed ornare urna porta non. Curabitur vitae odio nec nulla placerat dapibus id eu leo. Nulla lobortis aquet ipsum, eu malesuada enim tempor vel. Nulla congue lectus ab nisl gravida, non dictum velit posue. Pellentesque a consequat felis. Nunc facilisis sem a felis consequat, sed fermentum orci
